SON YAZILAR

Dizi Tanıtımları

Dizi İncelemeleri

Bağımsız Sinema

10.16.2018

İlk Bakışta: The Haunting of Hill House



The Haunting of Hill House sonunda başladı! Shirley Jackson’ın aynı isimli romanı, korku türü arasında kült kitaplar arasında ilk sıralarda yerini alır. Keza 1963 yapımı The Haunting, kitabın başarısını beyaz perdede de devam ettirmişti. Netflix, bu kült hikayeyi diziye aktaracağını duyurduğunda hepimiz biraz heyecanlandık. Ancak künyesinde bu kadar başarı barındıran bir hikayenin dizisinin nasıl olacağı büyük merak konusuydu. 12 Ekim'de başlayan dizi ilk bakışta nasılmış, hadi hep birlikte bakalım.

5 çocuklu Crain ailesi, geçici olarak bir eve taşınırlar. Olivia ve Hugh Crain'in amacı satın aldıkları bu büyük evi büyük bir tadilattan geçirip, daha sonra satmaktır. Bu büyük evde yolunda gitmeyen bir şeyler vardır ve evin küçük ikizlerinden Nell ilk bu garipliğin farkına varır. Ancak anne ve babasını evde gördüğü uzun boyunlu kadına bir türlü ikna edemez. Nell ile başlayan evdeki ürkütücü olaylar bir şekilde diğer çocukların da başına geliyor ve ebeveynleri tüm bunları mantık çerçevesinde açıklamaya çalışırlar çocuklara. Ancak bir gece evin babası Hugh çocukları arabaya toplayıp, karısı Olivia'yı da arkasında bırakıp kaçıyor. 



Aradan uzun yıllar geçiyor ve çocuklar büyüyor. Her biri kendi hayatlarını düzenlerini kuruyorlar. Ancak bir gün yine her şey Nell ile başlıyor. Uzun boyunlu kadının geri döndüğünü söylemek için Nell herkesi tek tek arasa da kimseye ulaşamıyor. Yalnız ve çaresiz olan Nell uzun boyunlu kadınla yüzleşmek için tepedeki eve geri dönüyor. 

Dizi merkezine birden fazla zaman dilimini alıyor. Bir yandan çok geçmişe dönüyoruz ve Crain ailesinin tepedeki evde olan günlerine tanık oluyoruz. Diğer yandan günümüzde Crain ailesinin yaşamını takip etmeye başlıyoruz. Bir de tepedeki evden sonra günümüze kadar olan zaman dilimini parça parça kesitler halinde izliyoruz. İlk bölümle birlikte her bölümde Crain ailesinin bir çocuğunun hikayesini dinliyoruz. Kült bir korku hikayesi olarak bildiğimiz The Haunting of Hill House dizi haliyle sizi kanlı bir şekilde korkutmak yerine gerim gerim geriyor. Malumunuz gerilim tür olarak vezir de eder, rezil de eder. The Haunting of Hill House'un gerilim konusunda epey başarılı olduğunu ilk bölüm sonunda kalakalmanızdan anlayabilirsiniz. Dizinin çok iyi başardığı bir diğer şey de bu gerilim hikayesinin içerisinde, dram ağırlıklı çok başarılı bir aile hikayesi sığdırması. 



Daha ilk bölümden dizinin tüm karakterlerini daha yakından ve derin tanıyacağınızı hissediyorsunuz. Evin hikayesini öğrenmek için tüm bölümleri arka arkaya izlemek istiyorsunuz. Bu yazıda, diziyle ilgili tüm kurtlarımı dökmeyeceğim elbette. Böyle güzel bir dizinin hakkı bölüm bölüm incelemek. Siz de hemen The Haunting of Hill House izlemeye başlayın! 2. bölümde görüşürüz.

10.11.2018

6. Boğaziçi Film Festivali’nin programı açıklandı!



26 Ekim’de başlayacak 6. Boğaziçi Film Festivali’nin Basın Toplantısı bugün yapıldı. Soho House İstanbul’da gerçekleşen ve festivalin bu yılki programının ve yeniliklerinin tanıtıldığı toplantıda festival başkanı Ogün Şanlıer, Boğaziçi Film Festivali’nin yerli sinemaya olan katkısına vurgu yaptı. Türkiye ve dünya sinemasının en yeni ve ödüllü örneklerini İstanbullu sinemaseverlerle buluşturacak 6. Boğaziçi Film Festivali’nde, 41 ülkeden 90 yönetmenin toplam 88 filmi gösterilecek!

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla, İstanbul Boğazı Belediyeleri Birliği ana sponsorluğunda ve Kurumsal İş Ortağı TRT, Global İletişim Ortağı Anadolu Ajansı, İletişim Ortağı TV+ ile Kurumsal İletişim Ortağı TürkMedya’nın destekleriyle düzenlenecek 6. Boğaziçi Film Festivali, 26 Ekim’de başlıyor. 3 Kasım’a dek sürecek festivalin Basın Toplantısı ise bugün Soho House İstanbul’da yapıldı.

Boğaziçi Film Festivali’nin bu yılki programının ve yeniliklerinin tanıtıldığı toplantının açılışını festival başkanı Ogün Şanlıer yaptı. Boğaziçi Film Festivali ile Türkiye’de sinema alanında gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası etkinliklerin en önemlilerinden birisi olma yönünde sağlam ve emin adımlarla yürümeye devam ettiklerini söyleyen Şanlıer, “Hem yerli sinemamızın hem de uluslararası sinema dünyasının önemli ve usta isimlerine İstanbul'da ev sahipliği yapmaktan büyük gurur duyuyoruz” dedi. Yerli sinema üretimine verdikleri desteğin öneminden de söz eden Şanlıer, TRT’nin kurumsal iş ortaklığıyla düzenledikleri Bosphorus Film Lab ile genç yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmler üretmesine maddi ve manevi destek oluşturmayı amaçladıklarını söyledi.

Bu yıl Bosphorus Film Lab'e seçilen 16 projenin dünyaca ünlü film danışmanı Hayet Benkara eşliğinde düzenlenecek atölyelere katılacaklarını ve ortak yapım, Pitching ve finansal plan hazırlama konularında projelerini geliştireceklerini anlatan Ogün Şanlıer, bu yıl ilk kez Türkiye dışından bir projeyi, Filistinli yönetmen Leyla Abbas’ın Barzak adlı filmini desteklediklerini ve bunun uluslararası alandaki sinemacılara da açmayı planladıkları Bosphorus Film Lab için güzel bir başlangıç olacağına inandıklarını söyledi. Şanlıer ayrıca, bu yıl ilk kez CGV Mars Film Dağıtım Ödülü’nün de verileceğini belirtti ve “Film çekmenin zorlukları kadar dağıtımının da önemli bir sorun olduğunu bildiğimiz için CGV Mars ile bu yıl başlayan işbirliğimiz de çok kıymetli” dedi.

Ahmet Misbah Demircan: “Beyoğlu bir masalhane, hayalhane”
Basın Toplantısı’na festivalin destekçileri de katıldı. Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Boğazı Belediyeleri Birliği Başkanı Ahmet Misbah Demircan sözlerine, “Beyoğlu’na geldiğimiz için teşekkür ederim” diyerek başladı ve “Beyoğlu bi masalhane, Beyoğlu bir hayalhane. Kültür en çok Beyoğlu'na yakışıyor. Sinema festivallerini ağırlamak bizim için çok değerli” dedi. “Sinema aslında insan kendi suretini suda gördüğü anda başladı. İnsan kendisini seyretmeyi çok seviyor. Çünkü insan böyle bir şey. Kendini merak ediyor, o perdede kendini görmek istiyor. Dünyayı da görmek, orada yaşananların bir parçası olmak istiyorsunuz. Ve bunu başarabilen tek şey sinema.  oturduğunuz koltukta dünyayı geziyor, kendinizi anlatıyor ve başkasını da anlayabiliyorsunuz” diyen Ahmet Misbah Demircan, kısa filme olan tutkusundan da söz etti ve “Uzun konuşma yapmak kolaydır, önemli olan kısa konuşabilmektir. O yüzden kısa filmin çok önemli olduğuna inanırım” diye konuştu.

Toplantıda ayrıca, TRT Genel Müdür Yardımcısı Tuncay Yürekli, Anadolu Ajansı Pazarlama ve Kurumsal İletişim Direktörü Yılmaz Yaman, Turkcell Dijital Medya ve Eğlence Servisleri Direktörü Barış Zavaroğlu, TürkMedya Kurumsal İlişkiler Direktörü Fatih Uysan, Digiflame Genel Koordinatör Dilek Taşdemir ve CGV Mars Dağıtım Genel Müdürü Serdar Can da festivale verdikleri destekten büyük mutluluk duyduklarını söylediler.

41 ülkeden 88 film!
Bu yıl 6. yaşına giren Boğaziçi Film Festivali, 26 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek ve Türkiye ve dünya sinemasının en yeni örneklerini İstanbullu sinemaseverlerle buluşturacak. Oscarlı aktör Robert Redford’un başrolünde olduğu ve şimdiden Oscar kulislerinde adı sıkça anılan “The Old Man & The Gun / İhtiyar Adam ve Silah” ile açılışını yapacak festivalde 41 ülkeden 90 yönetmenin toplam 88 filmi gösterilecek!

Jüri Başkanı Serdar Akar
Yılın en iyi yerli yapımlarını özel bir seçkide buluşturan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bir film 100.000 TL değerindeki Büyük Ödül’ü kazanacak. Serdar Akar’ın başkanı olduğu ve oyuncu Begüm Birgören, yönetmen Andaç Haznedaroğlu, senarist Ercan Mehmet Erdem ile görüntü yönetmeni Mehmet Aksın’dan oluşan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisi yılın en iyi yerli filmini seçecek. Festivalde bu yıl 10 film jüri karşısına çıkacak ve Banu Sıvacı’nın “Güvercin”, Burak Çevik’in “Tuzdan Kaide”, Cafer Özgül’ün “Sükut Evi”, Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons”, Murat Düzgünoğlu’nun “Halef”, Özkan Çelik’in “Babamın Kemikleri”, Ramin Matin’in “Son Çıkış”, Sefa Öztürk’ün “Güven”, Semir Aslanyürek’in “Kaos” ve Vuslat Saraçoğlu’nun “Borç” adlı filmleri yarışacak. Festivalin kazananları ise 3 Kasım gecesi İBB Kültür Müdürlüğü’nün desteğiyle Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşecek Kapanış Töreni’nde belli olacak.

Onur Ödülü Hamer ve Loznitsa’ya!
Festival bu yıl Onur Ödülü’nü iki usta yönetmene verecek. Belgesel sinemanın yaşayan en büyük ustalarından biri sayılan Ukraynalı auteur Sergei Loznitsa, ödülünü 26 Ekim Cuma günü Grand Pera’da gerçekleşecek Açılış Gecesi’nde alırken, İskandinav sinemasının en önemli temsilcilerinden biri sayılan Bent Hamer da Kapanış Gecesi’nde alacak.

6. Boğaziçi Film Festivali, ulusal ve uluslararası yarışmaları dışında, yılın beklenen filmlerinin Türkiye ve İstanbul galalarına ev sahipliği yapan Dünya Sineması, çağımıza tanıklık eden ödüllü belgesellerin gösterileceği Bi Dünya Belgesel,  21. yüzyılın en önemli sorunu haline gelen mülteci sorununu sinemada etkileyici bir dille anlatan filmlerden oluşan Uzun Yürüyüş ve yılın ödüllü animasyonlarını buluşturan Animasyon Kısalar bölümleriyle İstanbullu sinemaseverlere sinemayla dolu bir hafta yaşatacak.

Ustalardan ücretsiz sinema dersleri
6. Boğaziçi Film Festivali’nin Kurumsal İletişim Ortağı TürkMedya ile ortaklaşa düzenlediği ve usta sinemacıları ağırladığı Masterclass Programı’na Bent Hamer ve Sergei Loznitsa’nın yanı sıra Portekizli yapımcı Paulo Branco da konuk oluyor. 70’lerin sonunda başlayan kariyerinde David Cronenberg, Manoel de Oliveira, Wim Wenders, Chantal Akerman, Alain Tanner, Werner Schroeter, Pedro Costa, André Téchiné, Andrzej Zoulawski, Peter Handke, Teresa Villaverde, Michel Piccoli, Valéria Bruni-Tedeschi ve Paul Auster gibi bir çok isimle çalışmış, yalnızca ülkesi Portekiz’in değil dünya sinemasının en önemli yapımcılarından biri sayılan Paulo Branco da festival kapsamında İstanbul’a gelecek ve 2 Kasım Cuma günü Soho House İstanbul’da sinema dersi verecek.

Biletler mobilet’te!
Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği ve İstanbul Medya Akademisi tarafından düzenlenen 6. Boğaziçi Film Festivali, bu yıl 26 Ekim-3 Kasım 2018 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek ve gösterimler Atlas, Beyoğlu ve Kadıköy sinemalarında yapılacak. Kısa Film gösterimleri için tüm biletler 5 TL, uzun metraj filmler içinse Tam biletler 12:00 ve 16:00 seansları için 10 TL, 19:00 ve 21:30 seansları için de 15 TL olarak satılacak. Öğrenciler için uzun metraj filmlerin biletleri tüm seanslarda 5 TL olacak. 16 Ekim’de satışa sunulacak festival biletleri mobilet.com’dan alınabilecek.

10.10.2018

İlk Bakışta: Elite



Netflix'in aylardır en güvendiği dizilerden biri Elite sonunda 5 Ekim'de başladı! Peki Elite nasıl bir dizi? Elite'i tek bir cümleyle özetlememiz gerekirse; bu dizide birazcık Gossip Girl, birazcık da Big Little Lies var. Bu diziye bir gençlik draması da denemez, bir cinayet gerilimi de diyemeyiz.

İspanya'nın en zengin, en elit okullarından birindeyiz. Açılışı okula burslu olarak gelmiş Samuel'in kanlı bir üniformayla şokta haliyle yapıyoruz.  Daha ne olduğunu anlamadan hooop zamanda geçmişe gidiyoruz. Bu elit okula yeni başlayan üç burslu öğrenci Christian, Nadia ve Samuel'in okulda henüz ilk günleri. Pek iyi başladığı ve devam ettiği söylenemez. Sonra birden yine geçmişe dönüyoruz ve polis Samuel'in ifadesini alıyor. Bir ileri, bir geri gidiş sahneleri ve gizemli bir ölüm Big Little Lies tarafı oluyor. Cinayet öncesine gittiğimiz kısımların zengin ve havai gençlerle, burslu öğrencilerin arasında geçen kısmı da adet bir Gossip Girl.



Sonu ölümle biten o korkunç geceden dört ay öncesinden anlatmaya başlıyor dizi bize hikayeyi. İlk bölümün sonunda kimin öldüğünü öğrensek de, ölen kişiyi gördükten sonra nasıl oldu da her şey bu hale geldi dört ayda merak ediyor insan. Dizi kendini izletme, merak ettirme olayını buradan yakalıyor. Samueli Christian ve Nadia'nın dört ay öncesinde çift dilli elit okulumuz Las Encinas'a yolu bir inşaat şirketinin hatası yüzünden San Sebastian'daki okullarının çatısının çökmesiyle düşüyor. Samuel ve Nadia, zengin ve şımarık çocuklarla dolu okulda sessiz sakin göze batmadan günlerini tamamlamak istiyor. Ancak Christian buralara kadar gelmişken buradan sosyal bir sınıf elde etme peşinde. İlk günün sonunda işlerin üçü için de istedikleri gibi gitmeyeceğini anlıyoruz. Samuel, her ne kadar istemese de göze batıyor ve hemen okulun alfa erkeklerinden biri ona kafayı takıyor. Nadia ise başarılı bir öğrenci olmak istediği için hoş karşılanmıyor ve müslüman olması, türban takmasıyla ilgili zorbalığa uğruyor. İlk günden bir daha türban takarak okula gelirse atılacağına dair tehdit alıyor yönetimden. Christian ise zengin çocukların arasına karışma hevesliliği ile tüm tepkileri üzerine çekiyor. 



İlk sezonu 8 bölümden oluşuyor Elite'in. İlk bölümün sonunda ölen kişiyi gösteriyorlar. Ancak nasıl ve neden öldüğü sorusunun cevabını her bölüm bize biraz biraz vermek niyetindeler. Dizi ilk başta bir gençlik dizisi, entrikalar gibi görünse de; toplumsal sınıf, islamafobi, uyuşturucu, HIV gibi birçok konuda anlatacakları var dizinin. İlk bakışta yazılarını özellikle ilk bölümden sonra yazıyorum ki, ilk bölümün ardından dizinin hissettiklerini tam olarak yazabileyim. Elite'in ilk bölümünün ardından diziyle ilgili çok kararsız kaldım açıkçası. Bayılmadım, nefret de etmedim. Birkaç bölüm daha şans vereceğim ondan sonra Elite hakkında nihai kararımı vereceğim. Bakalım sonuç ne olacak?

10.09.2018

Filmekimi Günlüğü: Beoning/ Burning/ Şüphe



IMDB: 7.6/10
Yönetmen: Chang-dong Lee
Oyuncular: Ah-In Yoo, Steven Yeun, Jong-seo Jeon


Güney Koreli yönetmen  Chang-dong Lee, sinemaya verdiği 8 yıllık arayı Burning gibi şaheser bir filme imza atarak bize sonuna kadar affettirdi. Haruki Murakami'nin kısa öyküsü Barn Burning'ten uyarlanan Burning, birden fazla sinema türünün çok ince nüanslarla muhteşem bir şekilde bir araya getirildiği bir sinema şahaeseri. Romantik kısmıyla obsesif bir aşk hikayesi, ikinci yarısıyla sizi diken üstünde tutan bir gerilim ve toplumdaki sınıfların adaletsizliğini insanın gözüne sokmasıyla tam bir sistem eleştirisi, sinematografisiyle ise bir sinemaya saygı duruşu. 


 
Lee Jong-su ve Shin Hae-mi aynı yerde büyümüşler ve yıllar sonra şehrin ortasında karşılaşıyorlar. Jong-su, Hae-mi'yi tanımasa da, yıllar önce kendisine çirkin diyen Jong-su'yu Hae-mi ilk bakışta tanıyor. Çocukluğunda çirkin olan Hae-mi, birkaç estetik ameliyat sonucunda güzelleştiğine inanıyor ve görür görmez tanıdığı Jong-su'ya "şimdi gel de gör beni bambaşka biri" şarkısını fısıldıyor. Yıllar sonra ilk kez karşılaşan ikili, önce yemek yiyor ve ardından sevişiyorlar. Hayatında bir anlam arayışı olan Hae-mi kısa sürede bir Afrika seyahati yapacağından, kedisine bakmasını istiyor Jong-su'dan. Hae-mi'nin çoktan büyüsüne kapılan Jong-su bu teklifi hemen kabul ediyor. Hae-mi Afrika'ya gidiyor, Jong-su hapiste olan babasının yerine çiftliğe bakmak için köyüne dönüyor. Arada kedinin mamasını vermek, kumunu temizlemek ve Hae-mi ile dolu evde ışığa karşı mastürbasyon yaparak Hae-mi'nin döneceği günü bekliyor. Derken Hae-mi dönüyor. Jong-su onu karşılamak için hazır ve nazır havalimanında beklerken Hae-mi'nin dönüşü kocaman bir sürpriz barındırıyor. Hae-mi Afrika'dan yanından Ben ile dönüyor. Hae-mi'yi dört gözle bekleyen Jong-su onu yanında başka bir adamla görünce yangın başlıyor Burning'te. 



Faulkner hayranı olan Jong-su'nun hayali O'nun gibi bir yazar olmak. Ancak Hae-mi ile tanışana kadar yazma sıkıntısı çeken Jong-su, özellikle Ben'in ortaya çıkışı ve ardından Hae-mi'nin gizemli yok oluşuyla yazmak konusunda epey yol alıyor. İçerisindeki yangın önce kıskançlıkla başlıyor, sonra sevdiği kadının aniden habersizce ortadan kayboluşu bu yangını körüklüyor. Ancak içerisindeki öyle bir yangın ki, yazmak bile hafifletmeye yetmiyor. Hae-mi'nin varlığıyla renklenen hayatı, Ben'in ortaya çıkışıyla griye dönüşmeye başlıyor. Hae-mi konusunda Ben ile yarışamayacağını düşünüyor çünkü. Kendisi Kuzey Kore sınırında yaşayan, neredeyse hiçbir maddi gücü olmayan bir adamken; Ben Seul'un en zengin muhitinde, lüks bir sitede yaşayan Porsche'a binen bir adam. Jong-su'nun olamadığı her şey Ben. Bu yüzdendir ki, Ben seraları yakmak hobisinden bahsettiğinde bunun peşine düşüyor Jong-su. Hatta bu hikayenin üstüne kaybolan Hae-mi'yi O'nun öldürdüğünden neredeyse emin oluyor. 



Hae-mi kaybolduktan sonra, bir yandan sürekli telefonla ona ulaşmaya çalışıyor Jong-su. Diğer yandan Hae-mi'nin anlattığı kuyu hikayesinin gerçekliğini ispatlamaya ve Ben'in yaktığını söylediği seraları bulmaya adıyor kendini. Bu noktada yönetmen Lee'nin filmi izleyen biz izleyicilerin hayal gücüne çok şey bıraktığını görüyoruz. Çünkü Hae-mi'nin bahsettiği gibi bir kuyuyu ne Jeng-su, ne de Hae-mi'nin annesi hatırlamıyor. Kuyuyu sadece hatırlayan Jong-su'nun yıllardır görmediği annesi oluyor. Yıllardır oğlunu görmeyen bir annenin dürüstlüğüne ne kadar güvenilir bilemiyoruz. Ancak diğer yandan Hae-mi'nin anlattığı kuyu hikayesinin bir metafor olabileceği düşüyor insanın aklına. Çünkü filmde oturmayan bir nokta var. Hae-mi, yıllar sonra Jong-su ile karşılaştığında neden birden Jong-su O'nun dünyada en güvendiği insan oluyor. Kuyu hikayesini bir metafor olarak düşündüğümüzde, tam insanlara her şeye inancını kaybetmek üzere olan Hae-mi'nin karşısına Jong-su çıkıyor. O sıralar birilerine, dolayısıyla hayata tutunmaya ihtiyacı olan Hae-mi, bu kişiyi Jong-su olarak görüyor. Ki Hae-mi'nin hayatın anlamını aradığı büyük bir arayışta olduğu düşünülünce, bu seçenek gayet mantıklı geliyor. Onu en inancını yitirdiği anda insanlara yeniden inandıran Jong-su onu böylece kuyudan kurtarmış oluyor.



Filmin bir türlü açıklığa kavuşmayan ikinci olayı ise Ben'in, Jong-su'ya itirafı olan sera yakma hobisi. Filmde Hae-mi'nin başına ne geldiğini açıklamıyor bize yönetmen. Ben bunu filmin tamamen Jong-su'nun psikolojisine odaklanmasına bağladım açıkçası. Filmin başında saf ve biraz da salak gördüğümüz Jong-su'nun içerisinde nefret ettiği babası gibi öfke dolu bir adam olduğunu göstermeye odaklanmış film bana göre. O yüzden sera yangınını başka bir metafor olarak düşünmek, bana daha mantıklı geldi. Nitekim filmin ikinci yarısında ne kadar arasa da yanan bir sera bulamadı Jong-su. Ben'in bahsettiği sera tam da Jong-su'nun kalbindeydi. Jong-su'nun elinden Hae'miyi alarak içerisindeki yangını geri dönülemez hale getiriyor.. Ha şu da var, film bize açık açık Hae-mi'yi, Ben'in öldürdüğünü söylemiyor. Birkaç ipucuyla bu kararı da bize bırakıyor. 



Bizleri 8 yıl bekleten Chang-dong Lee; karşımıza her katmanında farklı duyguların yer aldığı, her bir katmandan diğerine atlarken farklı bir duygunun yangınını içimizde hissedeceğimiz bir filmle karşımıza çıkmış. İyi ki de yapmış! Çünkü Burning ne tam bir aşk hikayesi, ne de tam bir intikam hikayesi. Kanınızı donduracak bir sonla birlikte, Burning bu ikisinin tamamı. Film bu yıl Cannes'ta aldığı ana yarışmadaki FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği) Ödülü'nü hak ettiğini de sonuna kadar ispatlıyor.

Burning'i izleyeceklere söyleyebileceğim tek şey bu filmi ya çok seveceksiniz ya da çok nefret edeceksiniz. Ortası olmayan filmlerden Burning'te. Çünkü klasik film akışında olan giriş- gelişme-mutlu son yok. Filmde seyirciye açık açık anlatılan olaylar yok. Her şey imgelerin ve metaforların arkasında saklı. Tüm bunlara kendinizi kaptırırsanız, siz de Jong-su gibi alev alev öfkeden yanabilirsiniz.

10.08.2018

Filmekimi Günlüğü: We the Animals/ Biz Hayvanlar



Filmekimi başladı! Şanslıyım ki bu yıl en merak ettiğim filmlerinden ikisini festivalin ikinci günü izleme fırsatım oldu. Filmekimi 2018'in ilk filmiyle açılışımızı yapıyorum!

We the Animals

IMDB: 7.2/10
Yönetmen: Jeremiah Zagar
Oyuncular: Sheila Vand, Raúl Castillo, Evan Rosado, Josiah Gabriel, Isaiah Kristian

Amerika'nın bardağın boş tarafı kısmına hoş geldiniz. We the Animals Amerika'nın kirli yüzünden bir kesit sunuyor bize. İşçi sınıfından bir ailenin en küçük çocuğu Jonah. İki abisi ve anne, babasıyla beş kişilik bir aileler. Evlilikleri inişli çıkışlı olan ebeveynlerin bu durumuna karşı üç kardeş üçüz gibi birbirlerine sahip çıkıyor, tutunuyor.




İçerisindeki queer hava ile 2017 yılının Oscar ödüllüsü Moonlight'ı hatırlatan We the Animals, abilerinden ve ailesinden farklı olduğunu anlayan bir çirkin ördek yavrusu hikayesi. Bir yandan da çocuk sahibi olup da ebeveyn olmasını bilmeyen bir anne babanın hikayesi. Geceleri evin geçimini sağlamak için mesaide çalışan, gündüzleri yorgunluktan onlarla ilgilenecek vakti kalmayan, kendi iç çekişmeleri ve kavgalarının arasında çocuklarının helak olmasını umursamayan bir anne babaya sahip Jonah. We the Animals'te ebeveynlerinin çatışmalı ilişkilerinin gölgesinde üç Porto Riko'lu çocuğun travma dolu yaşamını Jonah'ın gözünden izliyoruz.

Abilerinin aksine annesine daha düşkün olan Jonah, annesinin de gözdesi bi' nevi. Ancak kocasıyla ciddi sorunlar yaşayan annenin bir noktada Jonah'a hastalıklı bir sevgisi olduğunu görüyoruz. Annesi tarafından çok sevildiği için abilerinden farklı olduğunu düşünen Jonah'ın, bir süre sonra erkek dünyasında kendini bir yabancı gibi görmeye başladığını görüyoruz. Komşu oğlunun izlettiği porno, Jonah üzerinde epey kötü bir etki bırakıyor. Abilerinin izlediklerini görüşü ve kendinin izlediklerinden çıkardığı anlam Jonah'ın diğerlerinden farklı olduğunu anladığı ilk an oluyor. Ve ardından komşu oğluna duyulan o boğulma hissiyle özdeşleştirdiği ilk aşk Jonah'ın eşcinselliğinin kabulüne vardığı anlar oluyor.




Filmin iki ayrı ayrı yarı olarak düşünmek gerekiyor. İlk yarısı yaz. İlk yarısında birbirleriyle geçinmekte zorlanan anne-baba, birbirinden hiç ayrılmayan siyam üçüzü gibi dolaşan üç çocuk izliyoruz. Yüzme bilmeyen Jonas'a babasının öğretme tekniği yüzünden, annesiyle babasının şiddetli kavgasıyla aile büyük bir krize giriyor. Baba evden gidiyor, anne hayatla bağlantısını kesiyor, çocuklar kendi başına yaşamaya çalışıyor. Kısa bir süre sonra eve pişman dönen baba, ailesine karşı pişman ve onlara sarılmış bir şekilde dönüyor. Kısa süreli bir aile olma hissi, aile saadeti yaşanıyor. Filmin ikinci yarısında ise film bambaşka bir noktaya ulaşıyor. Kış geliyor dünyaya. Büyüyen iki abiyle birlikte, ailenin çehresi de değişiyor. Jonah kendini içerisine doğduğu aileye yabancı hissetmeye başlıyor. Bu yabancılaşmanın beraberinde film daha karanlık bir atmosfere bürünüyor. Tam kışa yakışır biçimde. 

Filmi sadece cinsel kimliğini bulmaya çalışan bir çocuğun hikayesi olarak adlandırmak filme biraz haksızlık olur gibi geliyor bana. Jonah yaşadığı aileyi, yaşadığı hayatı sürekli gözlemleyen bir çocuk. Her olay onda diğerlerinden farklı bir izlenim bırakıyor. Özellikle abilerinin artık ergenliğe adım attığı bölümde, Jonah abilerinden tamamen başka olduğunu fark ediyor. İşte bu noktada filmin daha fazlası olduğu ortaya çıkar. We the Animals, bir çocuğun hayatta kim olmak istediğini nasıl bir insan olmak istediğinin arayışı. Cinsel kimliği bu arayışın sadece bir parçası.




Justin Torres'in aynı isimli yarı-otobiyografik romanından uyarlanan We the Animals,  Jeremiah Zagar'ın ilk uzun metrajlı filmi. Yıllarca belgeseller çeken yönetmen ilk kurmaca filmi We the Animals'te başarılı bir iş çıkarmış ortaya. Film ile ilgili en sevdiğim yan tüm filmin tamamen çocuğun gözünden anlatılması oldu. Anne, babanın yaptığı her hareketin çocuklarında nasıl bir iz bıraktığını Jonah'ın çizimleriyle anlatması da bir başka güzel detaydı. Filmin başından sonuna kadar olan o gergin hava çizimlerin animasyona dönüşmesiyle sizi biraz daha yerinizde rahatsız ediyor.

Filmin türü her ne kadar dram olsa da, açıkçası film beni bir gerilim filmi kadar gerdi. Bu tarz bir gerginliği yine dram olsa da The Florida Project'te yaşamıştım. Filmin başından sonuna kadar o minik kızın başına kötü bir olay gelecek diye gerim gerim gerilmiştim. We the Animals'da da aynı gerginliği yaşadım. Depresif anne ve sorumsuz babayla baş başa kalan üç çocuğun başına bir istismar olayı gelecek diye tüm filmi diken üstünde izledim. Filmin bu açıdan kocaman bir boşlukla bırakıldığını da söylemem lazım. Filmin beni bu denli germesinin tek iyi yanı, yönetmenin ve oyuncuların nasıl iyi bir iş çıkardığının kanıtı olması oldu.

Sundance Film Festivali'nde Yenilikçilik Ödülü'nü alan We the Animals Filmekimi'nde kaçırılmaması gereken filmlerden biri olmuş.

10.05.2018

Organize İşler 2: Sazan Sarmalı Geliyor!



Organize İşler'i izlemeyen kalmamıştır herhalde? Kadrosunda bulundurduğu Yılmaz Erdoğan, Özgü Namal, Cem Yılmaz, Demek Akbağ, Tolga Çevik, Sarp Apak gibi oyuncularla, eğlenceli konusuyla, Nil Karaibrahimgil'in yaptığı Organize İşler şarkısıyla sinema tarihimize geçmiş bir filmdir. Yıllar sonra ikinci filminin geleceğini duyduğumuzda hepimizin içi kıpır kıpır olmuştur eminim.

Bu kez Asım Noyan'ın yeni dolandırıcılık numarası Sazan Sarmalı'nı izleyeceğimiz filmin yine kadrosu efsane olmuş. Normalde devam filmlerine karşı bir önyargı vardır. Çoğunlukla da ilkinin yerini tutmaz izleyicinin gözünde. Ancak Organize İşler ile ilgili her yeni kadro haberinde filmle ilgili merakımız gittikçe artmaya başladı. İkinci film de ilki gibi efsane bir kadroya sahip. Yılmaz Erdoğan yine kadroda, onunla birlikte Kıvanç Tatlıtuğ, Demet Evgar, Ata Demirer, Ezgi Mola, Rıza Kocaoğlu, Güven Kıraç, Ahmet Mümtaz Taylan, Ekin Türkmen gibi isimler ikinci filmin kadrosunda bulunuyor.



Çekimlerine Haziran ayında başlayan Organize İşler 2: Sazan Sarmalı'nın gerisinde üç yıllık bir hazırlık süreci var. İlk filme göre aksiyonu bol olacak olan filmin aksiyon sahnelerinin çekimlerinde Güney Kore'den getirilen ekip yer almış.

İlk filmde Berrak karakteriyle karşımıza çıkan Ezgi Mola'yı devam filminde de Asım'ın sevgilisi Lerzan Berrak olarak izleyeceğiz. Meslek hayatına mankenlikle başlamış olsa da yıllar içerisinde oyunculuk kariyerini epey ilerleten, farklı farklı karakterlerin altından başarıyla kalkan Kıvanç Tatlıtuğ, sanırım bu kez en sıradışı karakteri olan Saruhan Zincir rolüyle karşımıza çıkacak. İlk filmde Berfin Erdoğan'ın oynadığı Nazlı karakterinin yetişkin halini ise Bensu Soral canlandıracak. 



Organize İşler 2: Sazan Sarmalı 4 Ocak 2019'da vizyona girecek. Filmin fragmanını da en sona iliştiriyorum, bekleyiş heyecanınız artsın diye.



Gelecek Filmler

Gelecek Diziler

Cannes 2018

 
Designed By OddThemes & Distributd By Blogger Templates